DİL VE ÖNEMİ - Adil AKTAŞ

DİL VE ÖNEMİ


Bilge insan Çinli düşünür Konfüçyüs’e  “ Bir ülkeyi idare etmeye çağrılsaydınız, ilk iş olarak ne yapardınız ?” diye sorulduğunda, Konfüçyüs şöyle yanıt vermiş:

“ İşe dil ile başlar, önce dili düzeltirdim. Dil düzgün olmaz ise kelimeler düşünceyi doğru anlatamaz. Düşünceler iyi anlatılamaz ise yapılması gereken şeyler iyi yapılmaz. Gereken yapılmazsa ahlak ve kültür bozulur. Ahlak ve kültür bozulursa adalet yolunu şaşırır. Adalet yanlış yola saparsa halk güçsüzlük ve şaşkınlık içine düşer. Ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez.

İşte bundan dolayıdır ki söylenen sözün doğru söylenmesi ve karşı tarafça da doğru anlaması en önemli unsurdur. İletişimde kullanılan öğelere baktığımız zaman bunların “ gönderici-ileti-alıcı unsurlarından oluştuğunu görmekteyiz. İletişimin sağlıklı olabilmesi için her şeyden önce kullanılan dilin alıcılar tarafından anlaşılabilir olması, kısa, az, öz olması iletişim açısından en önemli konuların başında gelmektedir.

Dil bir ukusun varlığının ve bağımsızlığının yegane simgesidir.Dil, toplumu ulus yapan, o toplumda yaşayan bireyleri birbirine kaynaştıran  ulusal bir  iletişim aracıdır. Öğretim ve öğrenmenin biricik anahtarı, bilgi aktarmanın ve biriktirmenin sağlayıcısıdır. Dil ile düşünce arasında çok sıkı bir bağlantı vardır. Bir dil başka dillerin karışımından oluşmuşsa, o dilin söz dağarcığı yabancı sözcüklerle yüklüyse, böyle bir dille açık seçik düşünülemez. Bir toplumun düşünce alanında gelişmesi, öncelikle dilinin yetkinliğine, zenginliğine bağlıdır.

Gelişmiş, yetkin ve zengin bir dilden yoksun toplum düşünce alanında yaratıcı olamaz. Bir toplumu değiştirmek, ona yeni bir yaşama düzeni getirmek geniş ölçüde o toplumun diline bağlıdır.

Yüz yıllar önce Karamanoğlu Mehmet Bey, 13 Mayıs 1277’de  yayınladığı fermanında: ” Bu günden sonra divanda, dergahta, bargahta, mecliste ve meydanda Türkçe’den başka dil kullanılmayacaktır.” Diyerek Türk diline sahip çıkarken bu gün bizler ne kadar sahip çıkıyoruz diye kendimize sormamız gerek.

Etrafımıza göz attığımızda kullanılan dilin bize ne kadar yabancı olduğunun farkında bile değiliz. Özellikle işyeri isimleri, ürün isimleri yabancı kökenli kelimelerden seçilerek bize kendi dilimiz kötüymüş gibi bir algı dayattırılmaya çalışılmaktadır.

Bilişim çağını yaşadığımız bu süreçte yozlaşma ve dilimizin diğer dillerin esareti altına girmesi adeta kaçınılmaz bir hal almıştır.Türkiye Cumhuriyeti'nde uluslaşma sürecini tamamlayan Türk Devriminin ya da Atatürk devrimlerinin en önemli basamaklarından ilki cumhuriyetin kuruluşundan dört yıl sonra yapılan Harf Devrimi, ikincisi de cumhuriyetin kuruluşundan dokuz yıl sonra 26 Eylül 1932’de düzenlenen Türk Dil Kurultayı ile yaşama geçen Dil Devrimidir. Bu nedenle 26 Eylülleri “Dil Bayramı” olarak kutluyoruz. Bayram coşku, bayram sevinç demektir. Halbuki Türkçe’miz, kültür emperyalizminin etkisiyle yabancı dil özenticilerinin, öykünücülerinin elinde perişan olmuş ve sahipsiz kalmıştır. Günümüzde de Türk Dil Kurumu işlevselliğini yitirmiş adeta bu istilaya göz yumar bir hale getirilmiştir.

Kendi dilini koruyan uluslar, bağımsızlıklarına da katkı yapmışlar ve korudukları dillerine sahip çıkarak bu güne kadar onurla taşımışlardır. Dil namustur, dil onurdur, dil özgürlüktür, dil millet olmaktır, dil birlik olmaktır, dil acıda ve tasada bir düşünebilmektir.

Hangi dilden olursa olsun sevinç de, keder de aynı şekilde haykırılır, aynı coşkularla yaşanır. Kültürler ve diller birbirlerinden etkilenebilir ancak bir dilin ve kültürün diğerini yok sayması onun üzerinde baskı kurması kabul edilebilecek bir durum değildir.

-Dilimizi kullanmaktan korkmayacağız.

-Kimsenin de konuştuğu dili ötekileştirmeyeceğiz.

Yaşadığımız coğrafyada etnik unsurlsrın konuştukları diller kültürel bir zenginlik olarak bizlere değer katmaktadır. Bunun farkında olmamız ve ona göre davranış sergilememiz gerekmektedir. Her konuşulan dil kendi halkının özelliklerini yansıtır. Kürt’ün de , Türk’ün de, Romanın, Boşnağın, Çerkezin, Arabın vb.. konuştukları dilleri kendi kültürleriyle mayalanmış ve kendilerini yansıtan bir unsurdur.

Ancak ülkemizde son yıllarda bizlere dayatılan dilimizin unutturulması ve anlamını dahi bilemediğimiz yabancı ( özellikle arapça ) kelimelerin bizlere dayattırılmaya çalışılmasıdır. Özellikle Milli Eğitim sistemimizde dikkat edilmesi gereken en önemli konu dilimizde yaşanan bu erozyonun giderilmesi için gerekli önlemlerin alınması ve bu konuda akademisyenlerle ortak bir çalışma grubunun oluşturulması olacaktır.

Atatürk Nutukta bu konu ile ilgili bize yol göstermiş ve şunları söylemiştir:

“Arkadaşlar, bizim güzel, ahenkdar, zengin lisanımız, yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir.(…) Yeni Türk harflerini çabuk öğrenmelidir. Her vatandaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu vatanperverlik vazifesi biliniz. Bu vazifeyi yaparken düşününüz ki, bir milletin, bir heyet-i içtimaiyenin yüzde onu, yirmisi okuma-yazma bilir; yüzde seksen, doksanı bilmezse; bu ayıptır. Bundan insan olanlar utanmak lazımdır. Bu millet utanmak için yaratılmış bir millet değildir.(…)Mazinin hatalarını kökünden temizlemek zamanındayız. Hataları tashih edeceğiz. Bir sene, iki sene içinde bütün Türk heyeti içtimaiyyesi yeni harfleri öğreneceklerdir. Milletimiz, yazısıyla ve kafasıyla bütün alem-i medeniyetin yanında olduğunu gösterecektir.”

Dilimizi konuşalım, dilimizle barışalım.

 

 

 

 

sazan231@hotmail.com

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
19Kas

SEÇİM KORKUSU VE DEĞİŞİM

08Kas

SİYASİ ÜSLUP VE AHLAK

07Kas

KİBİR BUDALASI

04Kas

DİL VE ÖNEMİ

03Kas

MERHABA;