27 Mayıs ve sonrası -

27 Mayıs ve sonrası


Asker İhtilale nasıl geldi?

Önce öyle fazla ansiklopediye falan dalmadan; Engels’e, Marks’a falan girmeden İhtilalden ne anlıyorum onu söyleyeyim.

İhtilaller Anayasaları ortadan “Birden-aniden” kaldırır. Bunun içinde siyaset, ekonomi, sosyal yaşam vardır. Bu iş zorla ve genellikle de silah kullanarak olur.

Ama benim hatırladığım Türkiye’de İhtilal, darbe, müdahale adına ne derseniz deyiniz hep Anayasanın korunması adına yapılmıştır.

Atatürk’ün anlatımından anladığımı özetleyeyim; demokrasilerde egemenlik kayıtsız şartsız milletindir ve millet bu egemenliğini sandıkta oyunu kullanarak kendisini idare edeceklere ödünç verir. Bu ödünç verme sırasında da “Beni bu Anayasa’ya göre idare et, çünkü senden önce onu kabul ettim.” der.

İşte bu nedenle Türkiye’de hep ihtilaller iktidarların Anayasa dışına çıkmaları nedeniyle olmuştur. Şahsi düşüncem böyledir.

Tabi ki ihtilal bu; eskiyi götürür…

Şimdi konumuza dönelim;

İhtilal gecesine zaman zaman döneceğiz ama önce ihtilal nasıl hazırlandı 1938’lerden başlayarak gelelim.

Öyle ya…O gece ortalık karma karışık, nasıl örgütlendiler?

DP iktidarı ilk başlarda ABD yardımlarının da gelmesi ve dağıtılması ile halkta bir rahatlama sağlanmasına neden oldu.

Ancak, Türk Ordusunun Fevzi Paşadan kalma hantal yapısı, dışa kapalı durumu ileriyi gören aydın genç subayların dikkatini daha ilk günlerde çekmeye başlamıştı.

2nci Dünya Savaşı yıllarında Türk Ordusu Çakmak Paşa nedeniyle hala Balkan Savaşı düşüncesinde eğitim yapıyorken, hala Balkan Savaşı yılları silahlarını kullanırken 1nci Dünya Savaşını beraber yaptığımız Almanya “Yıldırım Harekâtı” adı ile bütün Avrupa’yı birkaç ay içinde dümdüz etmişti.

Atatürk İlke ve Devrimlerinin, Atatürkçü Düşüncenin Çok Partili Sistemle beraber tırpanlanmaya başlaması ve bu tırpanlanmaya Devrimlere en çok sahip çıkması gereken İsmet paşanın da seyirci kalması onları rahatsız etmeye başlamıştı.

Ve 1953 yılı Konya Mitingi sonrası 1954 yılında Türk Ordusu içinde örgütlenme faaliyetleri başlamıştı.

  Bizim nesil o yılları yaşamış nesildir. Çocuktuk, ama her şeyi görebiliyorduk. Rahmetli babam haberleri (ajansı) hiç kaçırmaz, Ankara Radyosunun, Memleket saat ayarı için gonga vurması ile evde çıt çıkmazdı. Mecburen biz de onunla beraber dinlerdik.

 İhtilalde zaten Askeri Orta Okul öğrencisi olduğum için öğretmenlerimizin konuşmalarından bir şeyler anlıyorduk.

 

Şunu net söylemek gerekir ki İhtilalin iki hazırlayıcısı İstanbul’da Kur. Alb.  Dündar Seyhan, Ankara’da Kur. Alb. Talat Aydemir’dir.

Tabi ki bu albayların yanında zamanla çoğalan arkadaşları vardı.

Yazı dizimizin büyük bölümünü bu iki albayın ve İhtilalde lider durumunda olan Kur. Alb. Alpaslan Türkeş’in anılarına ayıracağım.

Dündar Seyhan’ı okuyalım.

Yıl 1954;

“Adnan Menderes idaresi, ‘Devri sabık yaratmama’ prensibine rağmen, sekiz aylık icraatını Atatürk devrini aradan çıkarmayı bile düşünmeden kendisinden önceki dönemi karalama kampanyası ile geçirmişti.

Atatürk döneminin diktadan demokrasiye geçiş dönemi olduğu unutulmuştu.

Halbuki tanınmış Fransız hukukçularından M. Duverger’e göre, Yakın Doğu memleketleri içerisinde bunda muvaffak olmuş, bu bakımdan hedefine ulaşmış ve feodal bir monarşiyi batı anlamında demokrasiye çevirmiş olan yegâne memleket 1923 - 1950 arası Atatürk Türkiye’si olmuştur ve Atatürk bunu Marksist ve Sosyalist İhtilâl Metotlarına ve doktrinine yer vermeden ve sadece 1789 Fransız İhtilâlinin anladığı anlamda liberal siyasî bir rejimi ihdas gayesine dayanan bir Diktatorya (Eğer buna Diktatorya demek mümkünse) rejimi ile, daha başka bir deyimle, batı anlamındaki bir demokrasiye geçiş safhasının hazırlayıcısı olan bir Diktatorya rejimi ile yapmıştır.”

 Atatürk ilkelerinin ve inkılâplarının yarattığı memleket orada dursun... 1920 Türkiye’sini, şöyle bir gözünün önüne getirerek mukayese etme... Geçmişin her gününe küfür et...; ilim otoritelerinin O’nun hakkındaki hükümlerine kulaklarını tıka... Duymazlığa gel ve inkâr et...; Ama, O’nun getirdiği demokrasiyi keyfinin istediği istikamette kullan... Sonra da, inkılâpları pazara çıkarılsın, sen, tezgâhtarlık etmeye kalk... Siyasî ihtirasın insanları kör edercesine sapıklığa sürüklediği görülmemiş olaylardan değildi, ama, bu derece nankörlüğün adına da, politika fahişeliği, denirdi.”.

Yazımızın sonunda İhtilale neden olarak’ Askerin Sivil Otoriteye olan kini.’ diye bahsedeceğim, bu nedenle bu konuşma çok önemlidir. Devam edelim;

“1954 sonbaharına kadar, Türkiye’de iç politika, her gün biraz daha soysuzlaşan bir tempo ile zifir gibi bir partizanlık ortamına ulaşır:

... Basının ‘Resmî ilan’ aleti ile iktidarı destekleme unsuru haline getirilme gayreti... Adlî teşkilâtın, iktidar lehine işlemesi, elemanlarının değiştirilmesi veya baskı altında tutulması... Hulâsa, demokratik bir devlet idaresiyle hiçbir suretle anlatılmayacak bir icraat manzumesi içine girildi ki, dönüşü olmayan bu yolun sonu, günün iktidarını, artık mukadder akıbetine doğru götürecekti.”.

“21 Mayıs 1954 de yapılan seçimlerin sonunda DP’nin daha çok bir ekseriyet elde etmesi, günden güne yerleşmekte olan ‘çoğunluğun her istediğini yapabileceği.’ inancını iyice kuvvetlendirmişti. “.

“…1954 Sonbaharında, bizi ihtilâl yapmak üzere, karara götüren düşünce, yalnız, o günkü iktidarın başlangıçtan beri devam edegelen yanlış tutumu değildir. Mevcut idarenin, Türkiye’nin tasavvur ve tahmin ettiğimiz istikbalini tahakkuk ettirmekten çok uzak davranışlarının da elbette ki böyle bir kararın alınmasında büyük payı vardır. Ancak, sadece devleti idare edenlerin hedef tutulduğu, hukuk dışı tutumları sonradan hukuken tescil edilen bir partinin bertaraf edilerek yerine bir diğerinin oturmasını temin etmek için ihtilâl hareketine girişildiği düşüncesi, tamamen gerçeğe aykırıdır.”.

İhtilâl ana fikrini ve ihtilâlciler kararlarını, Türkiye’nin 1938’den beri içinde bulunduğu gerçeklere dayamışlardır.

İçlerindeki bazı ihtilalciler 1940’lı yıllarda İsmet İnönü’ye de darbe yapmayı planlamışlardı.

Şimdi tekrar 1954 yılına dönelim. Konuyu anlatırken bütün isimlerden bahsetmeyeceğim. Ancak, başından beri kimler vardı, kimler sonradan katıldı, kim, nasıl lider oldu onların üzerinde zaten anı sahipleri duracaklardır.

Dündar Seyhan ile Orhan Kabibay, zaten beraber çalışıyorlar, 1954 sonbaharında İstanbul’da bir araya gelerek Ordunun ve memleketin durumunun iyiye gitmediği hakkında verdikleri karardır İhtilal.

Liderliğini birinin alması gerekirken, her ikisi de birbirlerine karşı saygılı olacaklarını ve her şeyi tartışma ile alacaklarına söz verirler

Ve Dündar Seyhan hatayı orada yaptıklarını itiraf eder.

Gerçekten de Lidersiz devrim olmaz, bu nedenle 27 Mayıs’ın gerçek anlamda lideri olmamıştır.

Dündar Seyhan ve arkadaşları örgütlenmeye devam ederken İstanbul’a akademiye gelen Aydemir ile karşılaşan Seyhan, Aydemir’in konuşmalarından Ankara’da da bir faaliyetin olduğunu öğrenir.

Bu faaliyetin Başında Kur. Alb. Talat Aydemir ve arkadaşları Sezai Orkun, Orhan Erkanlı, Osman Köksal vardır ve başlangıç tarihleri 1956’dır.

Talat Aydemir’e dönelim;

1956 yılından beri komite çalışmalarına devam eden Aydemir için artık ciddi bir Komite kurma durumuna gelinmiştir;

Mart 957 ayında Rafet’le (Aksoyoğlu) ikimiz şu kararı verdik;

1.Komiteye tavsiye edilen arkadaşın derecesini tayin etmek için muhaberatta kullanılan ve kararlaştırılan parola şuydu: ‘Filancanın (yani komiteye yeni teklif edilen ismin veya adresin yazılarak) selamı var, çok selamı var, gözlerinden öpüyor’ diye bildirildi mi hakkında tahkikat o dereceye göre yapılırdı.

2. Komiteye ordudan albay rütbesinden fazla rütbeye sahip hiç kimse alınmayacaktı. Bilâhare bunun için son safhada karar verilecekti. Komiteye 1959 senesine kadar Albay rütbesinden daha yukarı kimse dahil edilmedi. Arada sırada bazı generallerin fikirleri yoklansa da kimseyi dahil etmeye cesaret edemedik. Zaten henüz kati olarak yanaşan da yoktu.

3. Komiteye dahil edileceklerde aranılacak vasıflar şunlardı: Namuslu, şerefli, dürüst olmak.

 4. Ordu dahilinde kilit noktalar önem sırasına göre şöyle tespit edilmişti: Kara Kuvvetleri Kumandanlığı Personel Başkanlığı Kurmay Şubesi, Sınıf Dairelerinin Personel Şubeleri, Harp Okulu…

Nisan 1957... İhtilâlci İlk Kadronun Oluşması

“Faruk Ateşdağlı; Aynı gaye için çalışan iki komitenin (İstanbul’da Dündar Seyhan ekibi.) kuvvetlerinin dağılmaması için birleşilmesini teklif ediyordu.

O zaman kendi komite üyelerinin isimlerini açıkladılar. Şu isimleri bildirdiler: Kurmay Albay Faruk Ateşdağlı, Topçu Pilot Binbaşı Necmi Bek, Binbaşı Mehmet Hazer, Topçu Binbaşı Şükrü, Tank Yüzbaşı Orhan Erkanlı, Topçu Binbaşı Necati Saydam, Topçu Pilot Yüzbaşı Suphi Gürsoytrak Bu arkadaşların çoğunu orada bulunan arkadaşlarım ve ben tanıyorduk, çünkü o zaman, Necmi Bek hariç, Harp Akademisinin ikinci sınıfında okuyorlardı. O günkü anlaşmamızı temadi ettirmek üzere ayrıldık.

Bu toplantı 20.08.1957 ’de Levent ’te Tank yüzbaşısı Orhan Erkanlı’nın evinde olacaktı. Ben Dündar Seyhan ile birlikte, Kadıköy ’den beraber gittik. Artık bu, İstanbul ’da yapılacak son toplantıydı.

Ataklı Komiteye Resmen Teklif Edildi. O akşam işi bu neticeye bağladık, herkes orada bulunan komite arkadaşlarına yeni bulduğu ve komiteye dahil edilmesini arzu ettiği arkadaşlarının isimlerini bildirdi. Ben, Hava Kurmay Yarbay Mucip Ataklı ile Kurmay Yarbay Ekrem Acuner ’i, Ahmet Yıldız, Kurmay Binbaşı Suphi Karaman ile Kurmay Binbaşı Remzi Kalaycıoğlu ’nu teklif etti. Orada bulunan arkadaşlar tarafından hepsi için onay verildi. “.

Talat Aydemir devam ediyor;

“…Bu işi kati safhaya götürmeyi çok arzu ediyorduk. İkimizin tasarladığı plana göre büyük bir kuvvete ihtiyaç yoktu. Bir tank taburu ve Harp Okulu talebeleri bu iş için kâfi idi.

Aydemir’in Elazığ’a tayini ve Türkeş ile Tanışma

Elazığ’a atanınca orada Türkeş ile tanıştım ve Türkeş ’i Komiteye Teklif Ettim. Artık her gün Elazığ’da bu telgrafı beklemekle gözlerime uyku girmiyordu, o sıralarda Elazığ’da piyade tabur kumandanı bulunan Kurmay Binbaşı Alparslan Türkeş ile de çok samimi olmuştum, hiçbir dakikamız ayrı gitmiyordu, her sahada iyice anlaşmıştık. Onun da komiteye alınması için Dündar ’a yazdım.”.

Burada bir araya girmem lazım; Aydemir Türkeş’i davet ederken” İhtilal yapacağız ve İsmet İnönü’yü tekrar Başbakan yapacağız.” diyor. Bunun üzerine Türkeş,” ismet Paşa 27 sene bu memleketi idare etti. Bu bahsettiğiniz yoksulluklar, aksaklıklar, geri kalmışlıklar falan, onun sorumluluğudur.

Şimdi onu tekrar iktidara getirirseniz, ne verecek memlekete?

Ne getirebilir memlekete? Atatürk'ün emri var, asker politikaya karışmaz. Subayın, politikayla uğraşmaması lazım. Tarihimizde, bir

Balkan Faciası yaşadık. Onun için, bu defalık siz bana böyle bir şey söylememiş olun, ben de böyle bir şey duymamış, işitmemiş olayım.”, gerekçelerini sayarak ret ediyor.

Sonra Alay Komutanı Faruk Ateşdağlı gelerek o ikna ediyor.

Türkeş’in bu ifadelerini aklınızın bir kenarına yazın tekrar döneceğiz.

CHP ile temas

Bu konuyu anılara sadık kalarak özetleyeyim ki CHP ileri gelenleri ile temas sağlanmıştır. Fakat İsmet İnönü ile doğrudan görüşülmemişti. İsmet Paşa böyle bir hükûmet darbesine taraftar değildi. Normal seçimlerle nasıl olsa CHP’nin iktidara geleceğini, bunun yersiz olduğunu ve şayet bir gün mecburiyet hasıl olursa kendilerine müracaat edilebileceğini bildirmiş ve zamanın erken olduğunu söylemişti.

Bütün bu görüşmeler Faik Ahmet Barutçu vasıtası ile yapılmıştır.

Dokuz Subay Olayı 

Talat Aydemir ekibi Ankara’da çalışmalarına devam ederken dokuz subayın tevkif hadisesi bir bomba gibi patladı. Haber Aydemir için korkunç denecek kadar mühimdi. Çünkü tevkif edilen dokuz subay içinde komitenin başkanlığını yapan Kurmay Yarbay Faruk Güventürk de vardı ve ona güvenmiyorlardı. Yani her an konuşabilir ve Aydemir’i ele verebilirdi.

Samet Kuşçu isimli bir Kur. Bnb. içlerine sızmış ve niyetlerini öğrenip bunları ihbar etmişti.

Sonunda hepsi beraat etmiş ve ihbarcı tutuklanmıştı.

Aydemir devam ediyor

“Bu arada Alparslan Türkeş ile hemen her gün bu konuda çeşitli durum muhakemeleri yürütüyordu. Türkeş’in Komiteye kabul edilişi haberi henüz gelmemişti. Mektuplar MİT tarafından okunduğu için mektup da yazılamıyordu. En belli başlı olanı Suphi Gürsoytrak, Orhan Erkanlı isimleriymiş.”.

…Talat Aydemir” Ben Alpaslan Türkeş ile çok iyi anlaştığım için onunla tamamı ile bu davanın neticelendirilmesinde kararlıydık. Eninde sonunda muvaffak olacağımıza inanıyorduk. Onun için her şeye katlanılacaktı. Hata komitede bizi takip etmeyenler olursa dahi biz devam edecektik.

Türkeş ayrılmadan önce üç kişi kalsak bile ben varım, demişti.” diyor.

Talat Aydemir Kore’ye atanıyor.

Artık sona geliniyordu, Talat Aydemir’in anılarına devam edelim:

Aydemir, Kore Tugay’ında Şubat 1959 ’da vazifeye başlar.

“Artık yine ümit ışıkları parlamıştı. Çünkü Kara Kuvvetleri Kumandanlığında Cemal Gürsel Paşa vardı. Cemal Paşa Kara Kuvvetlerinden ayrılmadan önce Osman Köksal ve Alpaslan Türkeş’in tayinleri Kara Kuvvetlerine yapar.”.

“Yurttan ayrıldım, 11 Temmuz 1959 ’da Kore ’ye vardım. Saklanıyordum.

Tugay Kumandanı böyle bir durumda beni sezmiş olsaydı, mahvolmuştum. O bir numaralı DP eski iktidar taraftarı idi.

Askeri cepheden Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun gibi Amerikan âşığı, idari sistemi bakımından da aynen Menderes usulleri ile Tugay ’ı bir buçuk yıl idare ederek herkese kan kusturmaktaydı. Ben ona göre bir numaralı düşman sayılabilirdim. Onun için eğer benim mazimi bilseydi komite ile olan alakamı anlamış olsaydı, son seçilmiş olan on beş kişilik DP Tahkikat Komisyonuna beni derhal ihbar etmekten çekinmezdi (DP’nin kabul ettiği Tahkikat Komisyonu askerleri de soruşturabilecekti.), zannederim...

…Fakat 27 Mayıs 1960 günü Türk milletinin yeniden kurtuluş günü oldu. İlk defa haberi Kurmay Yarbay Nihat Orcan’dan duydum, çılgına döndüm.

…Bir mühim husus daha meçhul kalmıştı. Acaba bunu Türkiye ’de mevcut hangi komite başarmıştı?

 En büyük baş kimdi?

Onu da öğrendiğim zaman, yakın arkadaşlarımın ismi geçtiği zaman artık dünyalar benim olmuştu.

Bu harekâtın fiili olarak başarılmasında hiçbir yardımım olmamıştı.

 Allah o şereften beni mahrum etti. Çünkü memleketten on binlerce mil uzakta bulunuyordum.

Son safhayı hazırlayıp icra edenler var olsunlar.

…Şimdilik düşüncem, komite arkadaşlarımın benim hakkımda verecekleri karardır. İki şık vardır: Ya unutulup bir kenara itileceğim yahut da geçmişteki hizmetlerim hatırlanıp faal bir vazifeye tayin edileceğim. “.

Şimdi İhtilal hazırlığına bir de Dündar Seyhan cephesinden bakalım:

Ne ilginçtir ki, İhtilalin iki hazırlayıcısından biri Kore’ye bir diğeri Amerika Birleşik Devletleri’ne atanmış olduklarından İhtilali uzaktan takip ediyorlardı.

“İhtilale karar vermiştik...

Bu ihtilâlle Türkiye’ye neler getirmek istiyorduk?

İhtilâl hangi fikir bazına dayanacaktı?

İhtilâl mi fikirden, fikir mi ihtilâlden doğacaktı?...

27 Mayıs ihtilâli Türkiye’de doğarken, ihtilâlcilerin ilk davranışlarını müşahede edenler, ihtilâlin bir fikir sistemine ve bazına dayanmadığını iddia edecek kadar ileri gitmişlerdir. İhtilâle ilk karar verenlerden biri olarak;

Biz biliyorduk ki; Türkiye, 1954’te de yarı feodalite bir hayat yaşamaktadır derebeylik sisteminin kökü kazınmalıdır.

Biz biliyorduk ki; Türkiye siyasî bir keşmekeş içerisindedir: Bu kargaşalığı yaratan politikacıların kılavuzluğu artık sona ermelidir.

Biz biliyorduk ki; Atatürk inkılâplarına rağmen, Türkiye elân Orta çağ karanlığındadır: Türkiye’nin elinden tutulmalı ve ‘muasır medeniyet seviyesine’ çekilmelidir.

Biz biliyorduk ki; Türkiye İktisadî düzensizlik içerisindedir: Kendi kendine yeter hale getirmek hedef olmalıdır.

Biz biliyorduk ki; Türkler asırlar boyu, kanını, sülük bir zümreye emdirip durmaktadır: Türk’leri ferdî İktisadî hürriyete kavuşturmak lâzımdır.

Ve biliyorduk ki; Türkiye’yi içinde bulunduğu çıkmazdan, köhnemiş bir eski kadro kurtaramaz artık: Türkiye’ye, Atatürk’ün projektör kafasının ışığını almış, Türkiye’yi tanıyan ve Batı görgülü yepyeni bir ekip lâzımdır.

Türkiye, modern kafalı, Atatürk ruhlu, hamleci, dürüst ve fedakâr bir idare edenler kadrosuna muhtaçtı. Biz bunu getirecektik. Böyle bir ekip getirilebildiği takdirde Türkiye’nin hangi derdine çare bulunmazdı ki?

27 Mayıs ihtilâlinin yapılmasına sebep teşkil eden ana hareket noktalan bunlardı.

Arkadaşlar oy birliği ile beni Genel Sekreter seçtiler.

Birinci yılın sonunda Akademide kurduğumuz Komite şu şahıslardan müteşekkildi: Faruk Güventürk (Tümgeneral), Faruk Ateşdağlı (Em. Kur. Alb.), Naci Asutay (Tuğgeneral), Orhan Kabibay (Em. Kur. Alb. 14 lerden, CHP Sivas Milletvekili), Orhan Erkanlı (Em. Kur. Yb. 14 lerden, CHP İstanbul Milletvekili), Suphi Gürsoytrak (Em. Kur. Yb. Tabiî Senatör), Necati Ünsalan (Em. Kur. Alb.), Şükrü İlkin (Em. Kur. Alb.), Kemal Güner (Em. Kur. Alb.), Mükerrem Erensü (Kur. Alb.), Necmi Bek (Kur. Alb.), Rıza Akaydın (Em. Kur. Alb.), Dündar Seyhan (Em. Kur. Alb.), Rıfat Baykal (Em. Bnb. CKMP Milletvekili), İhsan Gürkan (Em. Alb).

Her memlekette, büyük ihtilâllerin sorumlu kişileri, sırasına göre, tedip, hapis, hatta idam edilmişlerdir. Fakat hiçbir insanın ölüm şekli, aradan kâfi zaman geçmedikçe, memleketine yaptığı hizmet veya hıyanetin gerçek ölçüsü olamamıştır. İleride tarihin hükmü, o devri idare edenler hakkında ne olursa olsun, benim şahsî kanaatime göre, 1950-60 iktidarının ileri gelenleri için tarih, hain değil dese dahi, hiçbir zaman beceriksiz ve devlet adamlığı niteliğinden mahrum olduklarını inkâr etmeyecektir. Devleti idare etme sorumluluğu altına yatanlar, evvelâ devlet idaresinin isteklerine uygun vasıfları kişiliklerinde duyacaklar ve millete kabul ettireceklerdi. İyi niyet sahibi görünerek aczini bile bile devlet idaresinin başında zorla oturmaya kalkan kişilerin akıbeti her zaman hüsran olmuştu. İstifa müessesesi her halde maksatsız kurulmamıştı. Çünkü, iyi niyet, devlet adamının kafasını ipten kurtarmaya yeter ve tek sebep olamamaktaydı.”.

   Dündar Seyhan bu arada Muhalefet ile ilgili bir girişimde bulunmadıklarını ve İhtilalcilerin onlardan yardım istemediklerini söylüyor ama CHP ile Aydemir ve arkadaşlarının görüşmesinden kendi arkadaşlarının da bilgisi olduğu görünüyor.

   “…Eski bir ihtilâl esnafı olmakla daima iftihar eden Ahmet Yıldız (Tabiî Senatör) o yıl bizim teşkilâta girmiştir. Yıldız, inatçı bir kafaya sahip görünüyordu. Kuvvetli bir hitabet kabiliyeti, zehir gibi bir hâfızası vardı. Vaktiyle ismet Paşa’ya karşı kurulmuş bulunan ihtilâl Komitesi içinde daha teğmen iken vazife alanlardan biriydi.”.

1960 ve Türkeş’in Başkan olması.

“9 subay olayından sonra sarsıntı geçiren, bütün gayretlere rağmen bir reorganizasyona gidememiş ihtilâlcilerin, en sonunda organları belli bir teşkilât kurmaya muvaffak olmaları karşısında duyduğumuz sevinç ve heyecan tarifi mümkün olmayan bir hadde ulaşıvermiştir.

Benim katıldığım son komite toplantısı 1960 Şubat ayında Türkeş’in Gaziosmanpaşa’­daki evinde olmuştur: Bu toplantıya Türkeş, Okan, Baykal, Kabibay, Erkanlı, Mustafa Kaplan, Vehbi Ersü ve ben katıldık.

Toplantıda; memleketin son siyasî durumu ve ihtilâlcilerin ellerindeki son imkânlar gözden geçirildikten sonra, içinde bulunulan çıkmazdan kurtulmanın ancak bir ihtilalle mümkün olabileceği hususundaki eski görüşümüz teyit edildi. İhtilâlin önümüzdeki aylarda tahakkuk ettirilmesinde fikir birliğine varıldı. Komitenin organları konusunda uzun yollara sapılmadı. Ben, askerî hiyerarşi düzeni içindeki bir Çalışma şeklinin uygun olacağı fikrini ortaya attım. En kıdemli olan başkanlığı deruhte etmeli ve tez elden bir görev taksimi ile ihtilâlin gerçekleşmesi için hemen aksiyon içerisine girilmeliydi. O gün toplantıya iştirak etmemiş fakat teşkilâtta bulunan Osman Köksal (Kore kıdemi yüzünden.) içimizdeki en kıdemli subaydı. Ancak, Muhafız Alay Kumandanı olması sebebiyle bir gizlilik tedbiri düşüncesiyle toplantılara katılmaması uygun görülmüştü. Ondan sonraki kıdemli Türkeş’ti. O halde Köksal fahrî başkanlık mevkiinde bulunmalı ve Türkeş fiilen başa geçmeliydi. Bu teklif o gün hiçbir itiraza uğramamıştır. Herkes artık bir an evvel gayeye ulaşmanın pratik taraflarını arar olmuştu. Kimsenin ayrıntılarla uğraşacak gücü kalmamıştı.

Bu son toplantıya takaddüm eden günlerde, Sadi Koçaş komitenin Cemal Gürsel’le temasını sağlamış bulunuyordu. Koçaş, bir Almanya gezisinde Gürsel’e refakat ederken durumu kendisine açmış ve destek olacağı vaadini almıştı. Koçaş’ın Londra’ya tayininden sonra Generalle yakın teması Türkeş ve Suphi Karaman sağlıyordu. O günlerde Gürsel’e kapalı isim olarak “Faik Bey” deniyordu. Bu arada Türkeş, Faik Bey ile olan ilişkilerimizin mahiyetini anlatmış, kendisinden Kara Kuvvetleri Kumandanı olarak mümkün olan yardımları sağlandığını söylemiştir. Benim katıldığım bu son komitede, 27 Mayıs’a kadar ki 4 aylık zaman süresince bir hayli değişiklikler geçirmiştir. Olayların akışını izledikçe bunun şekil ve nedenlerini görmüş olacağız.”.

Madanoğlu Ortaya Çıkıyor.

  “Cemal Gürsel’in İstifa edip izinli olarak İzmir’e gitmesi ile boşalan yeri doldurmak ihtiyacı ortaya çıkınca Kabibay, Madanoğlu’nu bulmuştur.

Başka bir general bulamaz mıydı? Belki bulabilirdi. Fakat ihtilâl öncesinde, ihtilâlcilerin yüksek rütbelilerden pek yüz bulmadıkları bir gerçektir.

   Bazı şahısları, ihtilâle karıştırmak, karıştırmamaktan daha zararlı olmuştur. Bu adamlar, ihtilâli basit bir hükümet darbesi ötesinde asla görememek gibi dar ve kısır bir düşüncenin zebunu olmuş ve anlaşılmaz bir aşağılık kompleksi içerisinde kendilerine devlet idare etmeyi asla yakıştıramamışlardır. Madanoğlu bunlardan biridir. Kalabalık omuzları ve hayli gelişmiş bedenine mukabil mikrosefal bir kafa içinde dumura uğramış bir beyin ile ihtilâlcilere karışması 27 Mayıs’ın talihsizliklerinden biri olmuştur.

Kabibay ‘denize düşen yılana sarılır’ misali, Madanoğlu’na yapışır, öyle bir yılan ki, Kabibay’ı sokmak için 6 aydan fazla beklemeye tahammül gösterememiştir. Ankara’daki arkadaşlarımız, o günlerde Genelkurmay Harekât Başkanlığındaki camlı odayı karargâh gibi kullanmışlardır. Kabibay ve Okan, Sami Küçük’ ü bu günlerde durumdan haberdar etmişler. Yurdakuler’in Ankara’yı harekete getirmek bakımından büyük hizmetleri olmuş. Akkoyunlu’nun, Genelkurmay Hizmet Kıtaları Kumandanı olarak ihtilâlcilere katılması etrafa güven sağlamış.

Harp Okulu Kumandanı General Sıtkı Ulay’ın muvafakati, düğümün en sıkı kısmının çözülmesini temin etmiş. Ama, yine de etrafa tereddütler aşılayan bazı kimseler ortalıkta dolaşmaya devam ediyormuş. İşte yüksek rütbeli subay aramak ihtiyacı bu gibi müteredditleri tatmin etmek zorunluğundan ortaya çıkmış.

O günlerde, İstanbul’a Yüksek Kumanda Akademisinde bulunan Kabibay, İstanbul’u da toparlamaya muvaffak olur. Siyasî olayları bilmek şeklindeki gelişme nedenleri zaten bütün subayları ve memleket sever aydınları olgun hale getirmiş, 28-29 Nisan olayları gençliği sokağa dökmüş ve ihtilâlciler için beklenen ortam bütün şartları ile kendini göstermiştir...

İstanbul'daki hareketin ağırlık merkezini tesis etmeyi üzerine alan kahraman 3’üncü Zırhlı Tugayının başında eski ihtilâlcilerden Orhan Erkanlı var.

İstanbul sokaklarında gençliği, örfî idare düzeni içerisinde, tenkil etmekle görevli, Kur. Alb. Vahit Erdoğan, Şefik Soyuyüce, Muammer Şahin ve daha isimlerini bilmediğim veya bilip de yazmayı uygun bulmadığım, birçok subay harekete geçmek için Ankara ile yapılacak nihaî koordinasyonu beklemektedirler.

Akademi de hazırlanır. Kabibay, başta Mucip Ataklı olmak üzere, Akademideki havacılarla mutabakata vararak mevcut boşlukları doldurur. Akademideki genç subayların hazırlanmasında ve harekete katılmasında genç Ütğm. Muzaffer Özdağ’ın ciddî gayretleri görülür.

İstanbul’daki örfî idare Karargâhında görevli bulunan Ahmet Yıldız, Numan Esin, Abdurrahman Doruk ve Mehmet Özgüneş’in hazırlık ve harekete iltihakları sağlanır. Ve nihayet, Kabibay ve Yurdakuler, Ankara ve İstanbul arasındaki son koordinasyonu yapmayı da başardılar.”.

Gelecek bölümde "VE...İHTİLAL SONRASI GELİŞMELER" ile devam edeceğiz.

 

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
29Haz
15Haz

Atatürk ve Suikast Girişimleri

10Haz

İhtilal Önlenebilir miydi?

06Haz

VE İHTİLAL SONRASI GELİŞMELER...

30May

27 Mayıs ve sonrası

saniye sonra kapatılacak. REKLAMI GEÇ