İnsan ruhu, bazen dünyanın hoyrat gürültüsü ve modern çağın anlamsız telaşları arasında boğulur gibi olur. Göğüs kafesimize sığmayan o kadim keder, bizi çıkmaz sokaklara sürüklediğinde kalbim, yönünü pusulasız bir kuş gibi Gazze’nin vakur gölgesine çevirir. Orada, toz dumanın ve barut kokusunun ötesinde, zamanın ve mekânın fevkinde bir hakikat parıldar. Ne zaman dünya ağrısı omuzlarımı çökertse, gözlerimin önüne o sarsılmaz manzara gelir: Hüzünle yıkanmış, lakin izzetle taçlanmış bir iftar sofrası...
Yıkık duvarların, mermi izleriyle delik deşik olmuş taşların ve feryadı içine gömülmüş sokakların ortasında; eksilen her anneye, toprağa emanet edilen her babaya ve cennetin kuşlarına karışan her evlada inat, bir direniş nişanesi gibi kurulur o sofralar. Bu, sadece bir lokma ekmekle oruç açmak değildir; bu, akılların sınırını zorlayan, mantığın ötesine geçen muazzam bir imanın tecellisidir. O taş yığınlarının ortasında bir kandil gibi ışıldayan sabır sofraları, aslında tüm dünyaya şu sarsılmaz hakikati haykırır: "Gitmedik, buradayız ve bu toprağın bağrını terk etmeyeceğiz!"
.jpg)
Eksikliğin Tamamlanışı
O sofralarda oturanların yüreğinde, gidenlerin bıraktığı boşluk bir uçurum gibi değil, bir madalya gibi taşınır. Gazze’de bir iftar sofrası kurmak, bir hafıza tazeleme ayinidir.
Bir baba... Sanki az sonra kapıdan girecekmiş, sanki o ağır ve güven veren adımları sokağın başında yankılanacakmış gibi en özenli köşe ona ayrılır. O boş sandalye, aslında babanın yokluğunu değil, ruhunun o sofrada daim olduğunu anlatır.
Bir anne... Onun şefkatli elleri sanki hâlâ unun içinde, duaları sanki hâlâ tencerenin buğusundadır. Hiç ölmemiş, hiç gitmemiş gibi sımsıcak ısıtılır ekmekler. O dumanı tüten ekmek kokusu, sadece bir gıda değil; bir neslin köklerine olan sadakatinin kokusudur. Gazze’de ekmek, umudun mayasıyla yoğurulur.

Minarelerden Yükselen Arşî Seda
Vakit, güneşin kızıllığında kaybolurken; yıkık minarelerin, yaralı kubbelerin arasından bir ses yükselir. Bu, bildiğimiz bir ezan sesinden fazlasıdır. Sanki sema kapıları aralanmış da melekler bu nida eşlik ediyormuşçasına gür, mağrur ve sarsıcıdır. Minareler devrilmiş olabilir, camiler enkaz yığınına dönmüş olabilir; fakat o ezan sesi, beton yığınları arasından süzülürken hiç olmadığı kadar hürdür.
Bu ezan, taş binalara değil, vicdanı enkaz altında kalmış modern dünyaya bir uyanış çağrısıdır. Sağır kulaklara, kör gözlere ve dilsizleşmiş vicdanlara karşı yükselen ilahi bir ihtardır. O vakur sofranın başındakiler, dudaklarında bir hurmanın tadıyla değil, kalplerindeki cennet müjdesiyle iftar ederler.

Hüznü Katık Etmek
Onların bakışlarında, kelimelere sığmayan o muazzam kanaatkârlık vardır. Sanki her biri dünyaya dönüp şöyle der: "Biz, ekmeğimizi hüznümüze katık ederiz de; vatanımızı, şerefimizi ve bu kutsal nöbeti asla terk etmeyiz." Onlar için iftar, sadece bir günün sonu değil; bir direnişin sabahına hazırlıktır.
Dünyanın tüm debdebesi, sarayların ihtişamı ve sofraların zenginliği; Gazze’nin o tozlu enkazı üzerinde, bir teneke kutunun üstünde açılan o mütevazı iftarın yan sönük kalır. Çünkü orada "insan" kalmanın, "kul" olmanın ve "hür" ölmenin o en saf, en arı hali yaşanmaktadır. Gazze, bize sadece sabrı değil; eksildikçe çoğalmanın, öldükçe ölümsüzleşmenin kitabını yeniden yazmaktadır.
Melahat Sengir








